13 Temmuz 2012 Cuma
aynalı katır
Hasan Ali Toptaş'la Söyleşi - Mesut Varlık
Efendime Söyleyeyim - Hasan Ali Toptaş Kitabı Haz: Mesut Varlık
ilkokul ikinci sınıftayken benim başımın arkasında bir yara çıkmıştı. belki kendiliğinden geçecek bir şeydi ama kadınlar başıma üşüşüp otlarla çöplerle onu tedavi etmeye kalkınca büsbütün kötü oldu. yarayı azdırdılar açıkçası. sonunda beni mecburen Denizli Devlet Hastanesi'ne götürdüler... iki hafta sonra kasabaya döndüğümde, artık başımın arkasında saç yoktu. saç olmayan yerin neye benzediğini görmek için iki ayna kullanarak zaman zaman bakardım; avuç içi büyüklüğündeydi ve tıpkı cep aynasına benzerdi. hani o yıllarda erkeklerin ceplerinde taşıdığı, arkası keklik ya da horoz resimleriyle süslü yuvarlak aynalara. utanırdım tabi o saçsız yerden, çok utanırdım ve kasabanın içinde gezinirken, mesela annem yedi yüz elli gramlık gazyağı şişesini elime tutuşturup bakkala falan gönderdiğinde, başımın arkasındaki o saçsız ve parlak yerden yayılan ışıltının benim yürüyüş ritmime göre kerpiç duvarlarda oynadığını, yanımdan gelip geçenlerin yüzüne gözüne yansıdığını düşünürdüm. rüyalarımda, aynaya benzeyen o yerin ağırlığını bile hissederdim hatta. sonra başımın arkasına sonradan yapıştırılmış gibi duran bu ağırlık, bir şekilde oradan ayrılıp yere düşer, düşünce de tıpkı bir cep aynası gibi rüyalarımın derinliklerine doğru yuvarlanır, giderdi... tıpkı üçüncü bir göz gibi. bence her yazarda vardır böyle bir üçüncü göz. yok diyende de vardır. ruh bir yerde bir yara almıştır, bir şekilde bir çizik, bir çatlak oluşmuştur ve ruhun sahibi artık dünyaya o çatlağın, çiziğin ya da yaranın içinden bakar.
... bir gün, oyun oynamak için akranlarımın yanına doğru yaklaşıyordum. beni görünce, içlerinden şom ağızlı biri parmağını uzatarak, işte aynalı da geliyor, diye bağırdı. şimdi düşünüyorum da, galiba benim kaderimi bu cümle belirledi. çünkü o gün o çocuğun sesi sadece bizim kasabanın öteki ucuna kadar değil, dünyanın öteki ucuna kadar gitti... böylece kasabada benim adım unutuldu. o yaşta beni derinden yaralayan bir durumdu bu, fena halde mutsuzdum artık, insanları görmek istemiyor ve herkesten nefret ediyordum.
işte, kasaba pazarında bile manavlarla manifaturacılar arasında kendine bir yer tutup çocuklara kitap satmaya çalışan bu adamın telkinlerine kapıldım ben ve ondan bir kitap satın aldım. şehrazat'ın anlattığı masallardan biriydi bu; adı Konuşan Katır'dı. ... [kötü kalpli büyücüler] hikâyenin kahramanı olan Hasan'ı bir katıra dönüştürmüşlerdi. hasan hikâye boyunca çırpınıyor, her fırsatta katır olmadığını, adının da hasan olduğunu söylüyordu ama kimse dinlemiyordu onu. dinleseler de anlamıyorlardı zaten, katır kılığındaki hasan'ı tutup sürekli zor işlere koşuyorlardı. alınıp satılıyordu zavallıcık, kervanlara katılıyor, zaman zaman dövülüyor ve sürekli yük taşıyordu. işte bu hikâye beni çok etkiledi. çünkü hem kahramanla aynı adı taşıyorduk hem de kaderimiz aynıydı. onu kötü kalpli büyücüler nasıl katır gövdesinin içine hapsetmişlerse, beni de bir kasaba dolusu insan aynalı sıfatının içine hapsetmişti. o nasıl katır gövdesinin içinden bakıyorsa dünyaya, ben de aynalı sıfatının içinden bakıyordum. bir de bu hikâye bana dünyanın bizim kasaba kadar olmadığını ve kelimelerle bambaşka dünyaların kurulabileceğini gösterdi. tabii, bütün bunların yanı sıra saklanmam gereken yeri de öğrenmiştim artık; bu yer, kelimelerin arasıydı... okuyarak kendimi kelimelerin arasına saklayabildiğimi görünce, galiba daha sonra bunu yazarak da yapabileceğimi düşündüm...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder